Bir taş nereden gelir, bir anlam nerede başlar?
Bir nesnenin kökenini sorduğumuzda, aslında neyi merak ederiz? Fiziksel bir başlangıcı mı, yoksa ona yüklediğimiz anlamın ilk anını mı? Bir gün kendi kendime şu soruyu sorduğumu hatırlıyorum: Eğer bir şeyin maddesel kökenini tam olarak bilirsek, ona atfettiğimiz değeri azaltır mıyız; yoksa tam tersine, o değeri daha bilinçli mi taşırız? Bu soru beni etikle, epistemolojiyle ve ontolojiyle yeniden buluşturdu. “Hacerül esvet taşı nereden geldi?” sorusu da tam bu kesişim noktasında duruyor: Taşın kendisi ile onun hakkında bildiklerimiz, inandıklarımız ve var saydıklarımız arasında.
Hacerül esvet taşı nereden geldi? Temel anlatı
İslam geleneğine göre Hacerül esvet (Hacerü’l-Esved), Kâbe’nin köşesinde bulunan ve kutsal kabul edilen bir taştır. Rivayetlerde bu taşın cennetten indirildiği, başlangıçta beyaz olduğu ve zamanla insanların günahları nedeniyle karardığı anlatılır. Tarihsel kaynaklar, taşın Hz. İbrahim ve Hz. İsmail tarafından Kâbe’nin inşası sırasında yerine konduğunu aktarır.
Ancak bu anlatı, felsefi bir bakışla ele alındığında tek katmanlı değildir. Çünkü burada üç ayrı soru iç içe geçer:
– Taş fiziksel olarak nereden gelmiştir?
– Bu bilgiye nasıl ve hangi kaynaklarla ulaşırız?
– Taş “nedir”: sıradan bir nesne mi, yoksa anlam yüklü bir varlık mı?
Bu üç soru bizi sırasıyla ontolojiye, epistemolojiye ve etiğe götürür.
Ontolojik perspektif: Hacerül esvet “ne”dir?
Varlık olarak taş
Ontoloji, “var olan nedir?” sorusunu sorar. Bu açıdan bakıldığında Hacerül esvet, belirli bir maddeden oluşan, uzayda yer kaplayan fiziksel bir nesnedir. Bazı modern araştırmacılar, taşın meteorit kökenli olabileceğini öne sürmüştür. Bu iddia, onun göksel bir kökeni olabileceğini bilimsel bir çerçeveye taşır; fakat kesinlik iddiası taşımaz.
Burada önemli bir ontolojik ayrım ortaya çıkar:
Bir şeyin gökten gelmiş olması, onun kutsal olmasını zorunlu kılar mı? Yoksa kutsallık, maddeden bağımsız bir nitelik midir?
Aristoteles ve töz–nitelik ayrımı
Aristoteles’e göre bir varlığın “töz”ü (ousia) ile nitelikleri ayrıdır. Hacerül esvet’in tözü, onun fiziksel yapısıdır; kutsallık ise ona atfedilen bir nitelik olarak düşünülebilir. Bu bakış açısı, taşın maddesel kökeni ne olursa olsun, ona yüklenen anlamın ontolojik düzeyde ayrı bir katman olduğunu ima eder.
Çağdaş ontoloji: Nesnelerin sosyal hayatı
Bruno Latour gibi çağdaş düşünürler, nesnelerin yalnızca pasif varlıklar olmadığını, sosyal ilişkiler içinde “aktör” hâline geldiğini savunur. Bu çerçevede Hacerül esvet, yalnızca bir taş değil; ritüelleri şekillendiren, davranışları yönlendiren ve toplulukları bir arada tutan bir ontolojik düğüm noktasıdır.
Epistemolojik perspektif: Bu taşı nasıl biliyoruz?
Bilgi kaynakları ve güven
Epistemoloji, bilginin kaynağını ve doğruluğunu sorgular. Hacerül esvet’in kökenine dair bilgimiz, büyük ölçüde rivayetlere, dini metinlere ve tarihsel anlatılara dayanır. Burada deneysel doğrulama sınırlıdır. Bu durum, bilgi kuramı açısından kritik bir soruyu gündeme getirir:
Deneyle doğrulanamayan bilgi, bilgi olmaktan çıkar mı?
İnanç temelli bilgi ve akıl
İbn Sina, bilginin farklı düzeyleri olduğunu savunur: duyusal, akli ve sezgisel. Hacerül esvet’in cennetten geldiği bilgisi, duyusal değil; sezgisel ve naklî bilgi kategorisine girer. Bu, onun epistemolojik değerini düşürmek zorunda değildir; sadece türünü belirler.
Modern felsefede çoğul epistemolojiler
Günümüzde birçok filozof, tek bir “meşru” bilgi kaynağı olmadığını kabul eder. Bilimsel bilgi, tarihsel bilgi ve inanç temelli bilgi farklı sorulara cevap verir. “Taşın kimyasal yapısı nedir?” ile “Bu taş neden kutsaldır?” soruları aynı yöntemle cevaplanamaz. Epistemolojik gerilim de tam burada doğar.
Tartışmalı nokta: Bilim açıklarsa anlam azalır mı?
Bazıları, Hacerül esvet’in meteorit olabileceği ihtimalinin kutsallığı “sıradanlaştırdığını” düşünür. Oysa felsefi açıdan bakıldığında, açıklama ile anlam arasında zorunlu bir ters orantı yoktur. Aksine, bilmek bazen saygıyı derinleştirir.
Etik perspektif: Kutsal bir nesneyle nasıl ilişki kurmalıyız?
Davranış etiği ve niyet
Etik, yalnızca “ne doğrudur?” değil, “nasıl davranmalıyız?” sorusunu da sorar. Hacerül esvet etrafında yaşanan yoğunluk, zaman zaman itişmelere ve zarar verici davranışlara yol açabilir. Bu noktada Kant’ın niyet etiği hatırlatıcıdır: Bir eylemin ahlaki değeri, sonucundan çok niyetinde yatar.
Taşa dokunmak mı daha değerlidir, yoksa başkasına zarar vermemek mi? Bu soru, etik hiyerarşileri yeniden düşünmeye zorlar.
Fazilet etiği ve ölçülülük
Aristoteles’in fazilet etiğinde “ölçülülük” merkezi bir erdemdir. Kutsala yönelirken ölçüyü kaçırmak, erdemden sapma olarak görülebilir. Bu bakış, ritüelin anlamını korurken insan onurunu öncelemeyi önerir.
Çağdaş etik ikilemler
Günümüzde kutsal mekânlarda kalabalık yönetimi, güvenlik ve eşit erişim gibi konular tartışılmaktadır. Hacerül esvet’e ulaşabilmek için fiziksel gücün avantaj sağlaması, etik bir eşitsizlik yaratır mı? Bu soru, kutsallık ile adalet arasındaki gerilimi görünür kılar.
Üç perspektifin kesişimi: Taş, bilgi ve değer
Ontoloji bize taşın “ne” olduğunu; epistemoloji onu “nasıl bildiğimizi”; etik ise onunla “nasıl ilişki kurmamız gerektiğini” sorar. Bu üç alan birleştiğinde Hacerül esvet, tek boyutlu bir nesne olmaktan çıkar. O, hem maddi hem anlamlı; hem bilinen hem inanılan; hem sevilen hem de tartışılan bir varlığa dönüşür.
Çağdaş örnekler ve teorik modeller
Bugün müzelerde sergilenen kutsal objeler, benzer felsefi soruları doğurur. Bir nesne vitrine girdiğinde kutsallığını kaybeder mi, yoksa yeni bir anlam mı kazanır? Fenomenoloji, bu soruya deneyim üzerinden yaklaşır: Anlam, nesnenin kendisinde değil; onunla kurduğumuz bilinç ilişkisindedir.
Bu açıdan bakıldığında Hacerül esvet’in anlamı, ona bakan gözlerle her seferinde yeniden kurulur.
Kişisel bir iç gözlem: Taşa bakarken kendime bakmak
Bu konuyu düşünürken fark ediyorum ki, aslında taşı değil, kendi sınırlarımı sorguluyorum. Bilmek ile inanmak arasında nerede duruyorum? Bir nesnenin kutsallığına saygı duyarken, aklımı nereye kadar devre dışı bırakıyorum; ya da bırakmalı mıyım? Bu soruların net cevapları yok, ama sorulmaları bile dönüştürücü.
Sonuç: Hacerül esvet taşı nereden geldi, biz nereye bakıyoruz?
“Hacerül esvet taşı nereden geldi?” sorusu, yüzeyde bir köken sorusu gibi görünür. Oysa derinlerde, varlık, bilgi ve değer hakkında temel felsefi meseleleri barındırır. Taşın cennetten geldiğine inanmak, bir ontolojik iddiadır; bunu hangi kaynaklarla bildiğimiz epistemolojik bir meseledir; ona nasıl davrandığımız ise etik bir sınavdır.
Yazının başındaki soruya geri dönmek istiyorum: Bir şeyin kökenini bilmek, onun anlamını azaltır mı? Yoksa anlam, tam da bu çok katmanlı sorgulamada mı derinleşir?
Belki de asıl soru şudur: Hacerül esvet’e baktığımızda, gerçekten bir taşa mı bakıyoruz; yoksa kendi bilgi anlayışımıza, ahlaki önceliklerimize ve varlık tasavvurumuza mı? Bu soruyu cevapsız bırakmak bile, felsefenin bize sunduğu en insani hediyelerden biri olabilir.